
NBA'in tatile girmesine çok az bir süre kaldı, önümüzde tadını çıkarabileceğimiz en fazla 7 maç var. Bunların nasıl gelişmelere açık olduğuna dair biraz beyin fırtınası yapalım:
Öncelikle Lakers, Houston serisinden beri formsuz ancak gitgide toparlamaya başladılar. Ayrıca istim üstündeki Denver'ı 4-2 ile geçtikleri için moralman üst seviyedeler. Orlando ise önceki turların finale inanılmaz formda geliyor. Philadelphia ve Boston karşısında tanınmayacak durumda olan takım Cleveland karşısında kendini buldu. İki sezondur 4 kısalı sistemi normal sezonda başarıyla oynayan Orlando, belki de bu zaman dilimi içindeki en formda olduğu dönemden geçiyor. İçerde Dwight Howard boyalı alanı domine ederken, geri kalan 4 kişi rakip potayı adeta üçlük bombardımanına tutuyor. Bu sistemin mükemmel bir şekilde işlemesindeki önemli bir sebep de, Cleveland'ın bu yapıya karşı eşleşmede yaşadığı sorunlardı. Lakers bu yönden çok daha avantajlı. Kısaca eşleşmelere bakarak bunu değerlendirelim.
Fisher - Alston: Bu ikili için aslında denecek tek bir şey var, atalarımız iyi söylemiş: Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş. Playoff'ların genelindeki en formsuz, en güven vermeyen 2 guard finalde karşı karşıya geliyor. İşin ilginç yanı basketbolda "Oyun kurucun kadar konuşursun" diye klasik bir deyiş vardır. Finaldeki iki takıma baktığımda da dikkatimi çeken şey, bu pozisyonun iki tarafın da en zayıf halkası olduğu. Açıkçası bana göre denk bir eşleşme, Alston-Fisher ikilisinden hangisi bulduğu boş üçlükleri daha iyi değerlendirirse, o takımına daha çok katkı sağlayacak. İki tarafın da ufak da olsa kullanabileceği avantajlar var. Alston, Fisher'ın yaşlı ayaklarının yavaşlığına karşı penetre edip ekstra sayılar bulabilir. Ancak öte yandan Fisher'ın sahadaki en tecrübeli iki oyuncudan biri olduğunu söylememiz gerek. Bu tecrübesini önceki turlarda göremedik ancak final baskısının altında ezilmeyeceğini biliyoruz en azından.

Lee-Kobe eşleşmesinde aslında söylemeye gerek yok ama burada Lee'nin avantajlı olduğunu düşünmeyen yoktur zannedersem. Tabii işin şakasını bir yana bırakırsak, Lee ve dolayısıyla Orlando'nun (Dwight Howard faktörü ile), Kobe'yi, Danthay Jones-Denver ikilisinden daha iyi savunacağını düşünüyorum. Kobe bence, en azından Denver serisindeki gibi her maç 40'lı sayıları zorlayamayacaktır. Üstelik Lee'nin çaylak olması bile bu fikrimi değiştirmiyor. Kendisi sanki 3-4 yıllık tecrübesi varmış gibi oynuyor. Tabii ki hücumda bazen hataları oluyor ancak işin savunma tarafında gerek ayaklarının çabukluğu gerek öngörüsü ile rakiplerinin önünde kalabiliyor. Bu, benim Lee'nin Kobe'yi yavaşlatacağını düşündüğüm anlamına gelmiyor. Yanlızca Denver serisi ile karşılaştırırsak, Kobe'nin daha sakin bir seri geçireceğini düşünüyorum. Ancak bahsettiğimiz adam NBA'in en iyi skoreri sonuçta, en sakin halinin bile neler yapabildiğini söylememe gerek yok. Orlando hücumunu ele alacak olursak, Kobe'nin zorlanmayacağı aşikar. Fakat, eğer Hidayet belli bölümlerde coşarsa, değişiklik olsun diye kısa süreler Kobe'yi Hidayet'in başına verebilirler diye düşünüyorum. Sonuçta Ariza da dahil olmak üzere, Lakers'ın en iyi savunmacısı bence Kobe'dir.

Ariza ile Hedo'nun kıyasıya mücadelesine sahne olacak eşleşmede ise, Hedo'nun üstünlük kurmasını eminim hepimiz normal karşılarız. Ancak onu savunacak olan Ariza'nın son derece atletik ve çabuk bir savunmacı olduğunu unutmamak gerek. Hedo'nun boy avantajı olsa da Ariza bu avantajı ayak çabukluğu ve atletik yetenekleri ile minimuma indirebilecek kapasitede. Hedo'nun defansta yapması gereken ise çok basit; Ariza'nın mümkün olduğunca az boş üçlük bulmasını sağlamak... Tabii bu iş kağıt üstünde göründüğü kadar kolay değil. Hedo, Kobe'ye veya Gasol'e yardıma gittikten sonra Ariza'nın boş üçlükler bulacağını söylemek pek kahinliğe girmez. Ariza hücumda kendi pozisyonunu kolay kolay yaratan bir oyuncu değil, o yüzden Hedo'yu çok yoracağını sanmıyorum. Ancak Orlando'nun Howard'dan sonra ikinci en önemli olan adamı olan Hedo'yu, Ariza'nın ne kadar iyi durduracağı serinin kaderini belirleyen unsurlardan biri olacaktır.
Geldik serinin bana göre en önemli eşleşmesine; uzun forvetler. Magic'in Cavaliers'ı deyim yerindeyse dağıtmasını sağlayan pozisyon. Bunun nedeni tabii ki daha önce belirttiğim gibi, Cavs'in bir 3 numara gibi oynayan Lewis'e karşı hücumda sayı bulamamasıydı. Ancak Lakers'a şöyle bir bakacak olursak, içerden Lewis'in üstünden skor üretimine çok iyi katkı verebilecek bir opsiyon olan Gasol'e sahipler. Magic'in bu 4 kısalı oyun sistemini cezalandırmanın en iyi yolu için anahtar ellerinde. Ayrıca eğer bu yöntem işe yaramazsa, bir başka alternatifleri daha var: Lamar Odom. Belki de NBA'de, Lewis gibi kısa 4 numaralara karşı en iyi çözümlerden biri kendisi. Üstelik sadece bu tip oyuncuları savunmakla kalmıyor, onlara karşı hücumda da üstünlük kuruyor. Uzun kolları ve post hareketlerini kullanarak boyalı alandan sayılar bulabilen bir isim Odom. Kendisi kenardan gelecektir ancak yine en az 30 dakika civarlarında almasını beklemeliyiz bu seride. Son olarak yeniden Gasol'e dönelim. Kendisi, uluslararası düzeyde oynadığı maçları düşünecek olursak Lewis'ten çok daha tecrübeli, ayrıca geçen sene kariyerine bir de NBA finali eklediğini unutmamak lazım. Bu tecrübenin üstüne ufak tefek İspanyol hinliklerini de eklemeyi unutmayalım. Kısacası bana göre Lakers'ın, Orlando sistemini alt üst edebilecek opsiyonları var ve bunları sonuna kadar kullanacaklardır. Cleveland'ı yıkan 4 şutörlü sistem, belki de Magic'in Lakers'a karşı en zayıf halkası bile olabilir... Burada tek birşey, kafamda bazı soru işaretlerinin oluşmasına neden oluyor: Odom'un oyunda olduğu dakikalarda, Bynum'ın yine formsuz ve kötü olacağını düşünürsek, Howard uzun süreler boyunca Gasol ile eşleşecektir. Bu tip bir eşleşmede İspanyol oyuncunun ne kadar yıpranacağı ve Howard'ın bu dönemde takımına ne kadar `itici güç` vereceği çok önemli olacaktır bana kalırsa. Orlando dezavantajlı gibi gözükse de, Odom'un sahada olduğu dakikalarda Howard'dan çok iyi katkı alırsa, durumu kurtarabilir.

Sırada Lakers'ın kanayan yarasıyla, NBA'in en formda pivotunun eşleşmesi var. Kanayan yara derken tabii ki Bynum'dan bahsediyorum. Ocak ayında, sakatlanmadan önceki Bynum olsa, belki de Howard'ın arkasında sağlam durmasını beklediğimi bile yazabilirdim. Ancak özellikle şu son 1 aya baktığımızda, Bynum'ın Howard'ı geçtim Dalembert'i bile tutabileceğinden şüpheliyim. Gerçi Bynum'ın çok sağlam durumda olsa da, bu kadar formda bir Howard'ı ne kadar durdurabileceği tartışılır. Howard çabukluk olarak ligdeki çoğu uzun forvetten bile önde iken, Bynum'ın ayaklarının ona yetişmesi çok zor gözüküyor. Ancak cüsse bakımından ele aldığımızda, Bynum'ın en azından Howard'ın arkasında biraz direnebileceğini düşünüyorum. Bu direnç Howard'ı potanın içine bıraktığı toplar yerine, sevdiği ancak başarılı olamadığı hookshot'ları denemeye zorlayabilir. Cleveland serisinde bunları çok nadir yapıp, daha çok potanın dibinden kolay sayılar bularak beni oldukça şaşırtmıştı kendisi. Bynum'ın fiziksel olarak Howard'la biraz olsun bile savaşması, Magic'e darbe vuracaktır. Zaten Howard'ı durdurmak gibi birşeyin sözkonusu olmadığını hepimiz biliyoruz, ben yanlızca efektifliğinin düşmesinden bahsediyorum.
Lakers-Nuggets serisi hakkındaki yazımda Bynum'ın kendini toparlaması durumunda etkili olacağından bahsetmiştim ama bunu beklemediğimi de eklemiştim. Bu sefer ise Bynum'ın toparlanmasını beklemediğim gibi, bunu başarsa bile hücumda etkili olabileceği bir senaryo yazamıyorum. Karşısında yılın savunmacısı varken ve bu savunmacı NBA'in en güçlü oyuncusuyken. Bunların yanına Final heyecanını da koyunca, gerçekten Bynum'dan umutlu olmak ne derece mantıklı bilmiyorum.
Yedekler kısmına da listelerle girelim. Lakers: Odom-Brown-Walton-Farmar-Vujacic ve belki uzunların Howard'a karşı büyük faul problemine girdikleri dönemlerde; Powell. En çok dakika alacaklar tabii ki Odom ve Walton olacaktır. Odom için uzun forvet kıyaslamasında zaten yazılması gerekenleri yazdım. Kendisi kritik anlarda güvenilecek bir el olmasa, finallerde elleri titreyecek olsa bile bol bol dakika alacaktır. Walton'ı Hidayet'i savunurken göreceğimizi düşünüyorum. Ayrıca Walton'ın üçgen hücumunda yaptığı asistler ile de takımına katkıda bulunabileceğini biliyoruz. Bu iki oyuncunun haricinde gerçek anlamda "önemli" dakikalar alacak 3. bir oyuncu çıkacağını sanmıyorum. Fisher'ın form düzeyinin yerlerde sürünmeye devam etmesi halinde, Farmar-Brown ikilisinden biri kalan dakikaları ondan alacaktır. Ancak NBA finallerinde Magic'i şaşırtacak bir performans sergileyeceğini sanmıyorum bu ikilinin.

Magic'e bakacak olursak: Pietrus-Reddick-Johson-Gortat. En çok dakikayı Pietrus'un alacağını şimdiden söyleyebiliriz. Hücumda inanılmaz formda olduğunu Cleveland'a karşı yakaladığı 14 sayı ortalamasından anlayabilirsiniz. Üstelik bunu %50'den yukarıda bir yüzdeyle yaptı. Pietrus oyundayken, onu tutacak Lakerslı'nın özellikle köşelerden boş üçlük bulmasını engellemesi gerekiyor. Ayrıca kendisini savunmada çok önemli bir görev bekliyor: Kobe'yi yavaşlatmak. Magic ona bu konuda çok güveniyor ancak benim bu eşleşme hakkında şüphelerim var. İstikrarsızlık konusunda kitap yazmış olan Pietrus, özellikle savunmada yaptığı çok kolay faullerle hep dikkatimi çekmiştir. Kendisiyle eşit ayak hızındaki oyunculara karşı üstünlük kursa da, az da olsa yavaş kaldığı eşleşmelerde faul problemine girdiğine defalarca şahit oldum. Ayrıca Kobe'ye karşı en az 4-5 maçını izledim ve aklımda Pietrus'un hemen her seferinde, savunmada başarısız olduğu kaldı. Johnson da bütün playoff'lar boyunca yaptığı gibi, Alston'dan arta kalan dakikalarda tecrübesi ve savunmadaki çabasıyla takımına enerji verecektir. Reddick'i yukarıda yazmış olsam da pek dakika almasını beklemiyorum. Gortat'nın ise her maç en az 15 dakika alması gerektiğine inanıyorum. Bu 15 dakikanın 5'inde Howard ile beraber rakibe sertliklerini göstermeleri Magic'in yararına olacaktır. Ancak Stan Van Gundy bu konuda görünüşe göre benden farklı düşünüyor.
Stan Van Gundy demişken, koçlara da değinelim. Dürüst olmam gerekirse, Van Gundy'i çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Özellikle maçların sonlarında çizdiği ve çizemediği oyunlarla beni defalarca hayalkırıklığına uğrattı. En son aklımda kalan LeBron'un son saniye üçlüğü ile kaybettikleri, serinin ikinci maçı. Sadece 1 saniye kalmışken ve son şutu LeBron'dan başkasının kullanmayacağı bu kadar aşikar iken, topu kenardan oyuna sokan MoWill'e baskı yapmanın mantığını kesinlikle anlamıyorum. Ona savunma yapan oyuncunun da LeBron'u kovalaması gerektiğine inanıyorum. Bu sadece bir örnek, ayrıca tecrübesinin de yetersiz olduğunu düşünüyorum, hele karşısında bir tecrübe abidesi, Phil Jackson duruyorken. Ondan da çok az bahsedecek olursam, kendisinin takımın eksiklerine mükemmel bir şekilde yama yapmasına ve rakibin gediklerini çok iyi analiz etmesine gerçekten hayranımdır. Ancak sevmediğim bir yanı vardır. Takımı kötü giderken genellikle benim inanmadığım bir yöntem uygular; mola almaz. Oyuncularının kendi kendilerine ayağa kalkmalarını ister. Dürüst olmam gerekirse, ben bunu anlamakta zorlanırım. Bir takım sahada "imdat" diye bağırıyorsa, kenardan müdahalenin şart olduğuna inanırım. O ise bu müdahaleyi nadiren yapar. Fakat Denver serisinde 2 kere oyuna bu şekilde müdahale ettiğini gördüğümü ve şaşırdığımı da belirtmem lazım.
Kısacası Lakers'ın tecrübesi ve Orlando'yu güçlü kılan sistemi bozabilecek kadro yapısı ile favori olduğunu düşünüyorum. Hele (mümkün gözükmese de) Bynum'ın toparlanması halinde, iyice favori konumuna geçeceklerdir.


Önce kısaca bu isimlere değinelim. Hawks’ta, geçtiğimiz sene Celtics serisini 7. maça taşıyan iskelet korundu. Özellikle, Grizzlies’in 5 yılığına 58 milyon dolarlık anlaşma imzalattığı Josh Smith’e aynı para ödenerek takımda tutulması çok önemliydi. Smith belki henüz mental olarak yetersiz denilebilir. Örneğin hücumda çok fazla yanlış karar verdiğini ve bunun takımına zarar olarak döndüğünü biliyoruz. Ama fiziksel özelliklerine bakacak olursak belki de NBA’de ondan daha atletik bir forvet yok. Ayrıca kendini geliştirme çabası içinde olduğunu da söylememiz lazım. İki sene evvel her maç en az 2 tane üçlük denerken, %25 isabet oranının yeterli olmadığını idrak ederek geçtiğimiz sezon maç başına sadece 1 tane denedi. Henüz 22 yaşındaki bir oyuncu için güzel bir adım.
Marvin Williams ise bu takımın çok şeyler bekleyerek draft ettiği bir isim. Bilmeyenleriniz için Hawks’un, Marvin için hangi iki oyun kurucuyu es geçtiğini söyleyeyim: Chris Paul ve Deron Williams. Gözleriniz faltaşı gibi açıldı değil mi? Bence açılmalı. O yıldan beri bir türlü istedikleri oyun kurucuyu bulamadılar. Taa ki Bibby’i takasla getirene kadar. Neyse daha derine inersek, başlı başına bir yazı konusu çıkar. Marvin için zamanında çoğu otorite potansiyelinin çok yüksek olduğunu belirtmek amacıyla, “Limiti gökyüzü” şeklinde tabirler kullandılar. Ancak Marvin bu yeteneklerini henüz NBA’de gösterebilmiş değil. Belki üçlük tehdidi sağlarsa, o zaman korkulan bir oyuncu olabilir. Yazın bu özelliğini geliştirmek için özel olarak çalıştığını okudum ama yazın çoğu oyuncu için bu tür haberlerin yazıldığına şahit oluyoruz. Yani anlayacağınız beklemekte yarar var.
Takımın oyun stiline değinelim biraz da. En başta, bu takım hala JoJo’nun takımı. Yorgunluktan düşüp bayılmadıkça, hücumda her top onun eline değecektir. Ayrıca uzun forveti Josh Smith olan bir takımın hızlı hücuma çıkacağına dair de şüphe yok. Kendisi hem bloklarıyla hızlı hücumu başlatabiliyor, hem de hücuma rakip uzunlardan çok daha çabuk koşabiliyor. Bibby ise yukarda belirttiğim gibi, Sacramento yıllarındaki skorer oyunundan çok, kendisine hazırlanan dış şutları değerlendirecek. Tabii ki arkadaşlarına pozisyon hazırlamakta da yaratıcılığını kullanacak. Savunmada ise içerde Horford'un savaşçılığı ile rakipleri püskürtselerde, Smith’in uzun forvet mevkisinde biraz kısa kaldığını söylememiz lazım. Her ne kadar playofflarda Garnett’e muhteşem bir savunma yapmış olsa da, örneğin bir Elton Brand’e veya Jermaine O'Neal'a karşı daha çaresiz kalacağını düşünüyorum. Tabii bu olay daha çok playofflarda geçerli olacaktır.
İkinci maçımızda, Portekiz’i ağırladık. Geçen maçın kahramanı Hido, ilk çeyrekte takımımızı sırtladı. Onun eline top değmediğinde çok kısır bir takım görüntüsüne bürünüyorduk. Portekiz takımı da tıpkı İngiltere gibi içeri çok rahat penetre ediyordu. İkinci çeyrekte de hücum ribaundlarında etkili olarak oyuna ağırlığını koymaya çalıştılar. Bizde ise üstüste mükemmel asistleriyle takımı yöneten Hidayet’e, ısınan Ersan yardım etti. Hatta ısınmak ve yardım kelimeleri bile yeterli değildi onun için. Neredeyse attığı her şut isabetli oldu ve takımın en skoreri haline geldi. Ayrıca hücum ribaundlarında da çok aktif olan Ersan 3 pozisyonda girmeyen topu tamamlayarak sayı buldu. İlk yarıyı 8 farkla önde kapamamızın nedeni Ersan’ın 15, Hido’nun da 12 sayısıydı. İkinci yarıda dış atışlara dönmemimizi fırsat bilen Portekiz boyalı alandan sayılar buldu ve farkı kapadı. Tam korkmaya başladığımız anda, takımımız tek hücumda 9 pas ile mükemmel bir organizasyon yaptı ve bomboş kalan Kerem üçlüğü gönderdi. Ondan sonraki hücumda da Ender aldığı topu hemen kaldırarak el üstünden bir üçlük buldu. Fark yine açıldı. Son çeyrekte de savunmamızı sertleştirdik, hücumda zorlansak da Portekiz’in yakınlaşmasına izin vermedik. Son çeyrekte yanılmıyorsam yalnızca 9 sayı atabildiler. Bu çeyrekte Milliler’in sergilediği savunmayı elemelerde de görmek istiyoruz.
Şampiyonun belirleneceği son maç ise Bosna Hersek ile idi. Maçın başında Sinan yaptığı savunma ve çaldığı toplarla etkiliydi. Fatih de erkenden aldığı 3 faule rağmen müthiş bloklarıyla takımımızı defansta ayakta tuttu. Ancak buna rağmen pota altından oynamakta ısrar eden Bosna Hersek, bu bölgede bize üstünlük kurdu. Hido maça çok kötü başladığı için hücumda bocaladık. Ancak Fatih’in yerine oyuna giren Oğuz, Kerem ve Ender’in müthiş asistlerini değerlendirerek üstüste 9 sayı üretti ve takımın bütün skor yükünü üstlendi. Hidayet yeniden oyuna girdiğinde ise inanılmaz uzun bir beşle sahada yer aldık: Ender-Hido-Ersan-Kerem Gönlüm-Oğuz. Kerem bu bölümde bloklarıyla Boşnak uzunlara geçit vermedi. Ancak geri koşmakta zorlandığımızı söylememiz lazım. Rakip takım defansta aldığı her ribaund sonrası hızlı hücuma çıktı ve onları durduramadık. Üçüncü çeyrekte savunma dozajımızı arttırdık ve Bosna Hersek’e içeriden sayı imkanı vermedik. Bunun üzerine çok kötü seçimiş dış şutlara yöneldiler. Biz ise Hido’nun takıma yön vermesi, Ersan’ın hücum ribaundları ve Engin’in güzel asistleri ile farkı 18’e kadar çıkardık. Bajramovic hem içerden hem dışardan birebir oynayarak bulduğu sayılarla takımını skorda yakın tutmaya çalıştı ancak kendisine yardım edecek kimse yoktu. Bosna Hersek son çeyrekte alan savunmasına geçti, biz de iyi top dolaştırmak yerine el üstünden şutlarla cevap vermeye çalıştık. Başarılı olamadığımızı söylememe gerek yok zannedersem. Nitekim hızlı hücumlarla beraber, iki tane de dış isabet bulan Bosna Hersek farkı 6 sayıya kadar indirdi. Tabii fark 18’den 6’ya kadar inerken Tanjeviç napıyordu diye soranlar olacaktır. O da sizin bizim gibi kenardan izliyordu. Molalarını harcamak konusunda bir hayli cimriydi anlayacağınız. Moladan dönüşte Ersan’ın üstüste bulduğu dış atışlarla farkı yeniden açmayı 10’un üzerine çıkarmayı başardık. Ancak maçın sonlarına doğru top kayıplarımız nedeniyle fark yine 6’ya inmişti. Bir hızlı hücumda Bremer topu kaybedince, Kerem Gönlüm bomboş bir smaç buldu ve 4’e inmesi gereken fark 8’e çıktı ve maçı kazanmayı garantiledik. Ancak son bir dakika içinde Milli takımımız bir basket faul imkanı verip üstüne de top kaybı yapınca, heyecanlandık. Bu fırsatı da değerlendiremeyen Bosna Hersek turnuvayı ikinci olarak kapattı. Gerçi zaten 14 sayı farkla yenmeleri gerekiyordu şampiyon olabilmeleri için. Hidayet de MVP ödülünü kaptı. Darısı NBA'deki MVP ödülüne diyelim (Hayal etmek güzel şeydir).
Şunu belirtmem lazım ki, hücumda pota altında Oğuz haricinde silahımız olmasa da, yetenekli oyuncularımız ile bu sorunu bir şekilde aşabiliyoruz. Tabii zaman zaman kolaya kaçıp zorlama üçlükler denediğimiz de oluyor, bu konuda Tanjeviç takımı uyarmalı. Ancak Milli takımımızın asıl problemi bence savunması, içeride Ömer yokken gerçekten vasatın altında. Fatih oynayınca direncimiz elbette artıyor ve Fatih muhteşem bloklarıyla takıma enerji de katıyor. Fakat savunmada yapılmayacak hataları da beraberinde getiriyor bu blok aşkı. Ek olarak, Fatih’in oyunun hücum yönünde hemen hemen hiç etkili olmadığını biliyoruz. Zaten bu nedenlerle Tanjeviç ona yeterince şans vermiyor. Savunmamızdaki gedikler nedeniyle elemelerde zaman zaman alan savunması yapıp, rakiplerin dış şutlarda isabet bulmamasını ummamız gerekebilir. Özellikle de atletik oyunculara sahip Fransa karşısında.
Bunların içinden NBA’e henüz yeni gelen Garbajosa ve Navarro’ya değinelim. En başta Navarro Memphis’e İspanyol arkadaşı Pau Gasol ile oynamaya gelmişti. Gasol Lakers’a adeta bir “hiç” karşılığı takas olunca Navarro’nun morali zaten bozuldu. Ayrıca bu takasla, Memphis Grizzlies takımı playofflar için savaşacak bir takım olma yolundan 5 sene uzaklaştı. Ek bir bilgi de verelim: Kendisinin Barcelona’daki bonservisi 3 milyon dolardı, Memphis bunun sadece 500 bin dolarını ödedi. Geri kalan parayı Navarro NBA’den kapacağı bir kontrat sayesinde kendi cebinden vermeyi planlıyordu. Fakat hiç bir şutör guardı savunamayacak kadar ufak bir kalıba sahip olan Navarro’ya, NBA’deki takımların iyi bir kontrat vermeyeceği aşikardı. Böylece Navarro eski takımına döndü. Garbajosa’da ise durum farklı. Kurt oyuncu Toronto taraftarı için tatlı bir sürpriz niteliğindeydi adeta. Kimse onun bu kadar başarılı olmasını beklemiyordu. İlk sezonunda yeteneğini ve oyun bilgisini kanıtlarcasına 30 civarı dakika aldı. Fakat sezonun sonuna doğru bileğinden ve dizinden talihsiz bir sakatlık geçirdi. Öyle bir sakatlıktı ki, ciddiyetini anlamak için pozisyondan sonra dönüp o yöne doğru bakan Al Jefferson’ın yüzünü görmeniz bile yeterliydi. Hemen ameliyat olan Garbajosa’nın iyileşme süreci doktorlar tarafından 6 ay olarak belirlenmişti. Buna rağmen Garbajosa 4 ay sonunda, bileği hala şiş durumdayken ve üstüne üstlük Raptors takımı şiddetle karşı çıkarken, 2007 Avrupa Basketbol Şampiyonası’nda İspanya Milli Takımı'nın formasını giydi. Raptors belki onu affedebilirdi ama 2007-2008 sezonu başında bileğindeki sorunlar nedeniyle rahat hareket edemeyen Garbajosa’nın kontrollerinde bileğinin ve bacağının doğru şekilde iyileşmediği tespit edildi. Yeniden ameliyat edilen Garbajosa sezonu kapadı. Raptors da anlaşmasını satın alarak kendisini serbest bıraktı. Şimdi, böyle takımın tavsiyelerine isteklerine uymayan, geçtiğimiz sezonun tamamında maç yapmamış bir adamı hangi NBA takımı alacak? Tabii ki hiç biri. O da doğal olarak Avrupa’ya dönüş yaptı.
Gelelim beklentileri karşılayamayan, NBA’de istedikleri kontratı alamayacak oyuncular bölümümüze. Sıra Primoz Brezec’te. Indiana tarafından draft edildi ve 3 yıl boyunca bu takımda hiç şans bulamadı. Ardından NBA’e yeni katılan Charlotte Bobcats adeta onun kurtarıcısı oldu ve expansion draftında Brezec’i seçti. Bilmeyenler için expansion draftını kısaca anlatayım. Bu draft lige yeni bir takım katılırken kadro kurabilsin diye yapılır. Geri kalan her takım 8 oyuncusunu korur ve yeni takım bu oyuncuları seçemez. Tabii ki çok daha detaylı kuralları var ama konumuz bu değil. Kısacası Pacers Brezec’ten umutlu olmadığı için, onu korumamıştı. Kendisinin Bobcats takımında ilk 2 yılında Okafor ile birlikte iyi bir ikili oluşturduğu söylenebilir. Fakat bir sonraki sezonun başında Brezec aşırı kilo kaybı ve halsizlik ile boğuştu. Okafor’un pivota kayması ve 4 numaralı pozisyonun çok kalabalık olması (Herrmann, G. Wallace, Sean May) nedeniyle Brezec kendisini bir anda benchin derinliklerinde buldu. Geçtiğimiz sezon ise small ball (Kısa oyuncularla fast-break'e dayalı strateji) oynama isteğiyle yanıp tutuşan Sam Vincent’ın gazabına uğrayan Brezec, ardından Detroit’e takas oldu. 15 maç kadar bu şehirde kalan Brezec’in Amerika turu Toronto’da sonlandı. İşin ilginç tarafı Brezec’ten inatla yararlanmayan Sam Vincent’ın, Detroit’ten aldığı Nazr Mohammed’e maç başına 30 civarı dakika vermesiydi. Kısacası Brezec 7 senelik başarısız bir NBA kariyerinin ardından Avrupa’ya kaçtı diyebiliriz.
Şimdi de sıra geldi NBA’de bir nebze başarılı olsalar ve NBA takımlarından teklif alsalar da bununla yetinmeyenlere: Pargo ve Delfino. Önce Delfino’dan başlayalım. İlk 3 sezon boyunca, Pistons takımında Prince ve Hamilton’ın arkasında dakika bulmasını açıkçası zaten pek kimse beklemiyordu. Geçtiğimiz sezon Toronto Raptors’a takas olduğunda kalabalık kadroya rağmen onun iyi işler yapacağını düşünüyordum. Öyle de oldu: Dakika almak için Bargnani, Moon ve Kapono ile mücadele eden Delfino, Sam Mitchell’dan 25 civarı dakikayı kaptı ve 9 sayı 4.5 ribaund ortalamaları tutturdu. Bu yaz serbest kalan Delfino, Spurs ve başka NBA takımlarının onunla ilgilenmesine rağmen 3 yıllığına 30 milyon dolara Khimki takımına gitti. Pargo’ya gelecek olursak. İlk iki yılının büyük çoğunluğunda Lakers ve Raptors’da hemen hemen hiç oynama fırsatı bulamadı. İkinci sezonun sonlarına doğru Bulls’dan 10 günlük bir kontrat kapan Pargo, çıktığı maçlarda iyi bir performans sergileyince sezon sonuna kadar takımda kaldı ve 13.5 sayı ortalaması tutturdu. Gordon ve zaman zaman şutör guard oynayan Deng’in takıma o yaz dahil olması belki de onun talihsizliğiydi. Kenardan gelip kısıtlı dakikalarla takıma enerji veren adam rolünü 2 sene boyunca oynadı Pargo. Hornets, 2005 sezonu sonunda serbest kalan oyuncuyu, kadrosuna dahil etti. İki sezondur yaklaşık 20 dakika ve 8.5 sayılık ortalama tutturdu. Yeniden serbest kalan Pargo, Dynamo Moskova ile vergilerden arındırılmış şekilde 3.5 milyon dolarlık bir sözleşme imzaladı. Amerika’daki vergiler düşünüldüğünde, NBA’de alabileceğinin en az 2 katı diyebiliriz.
Diğerlerinden ayırdığım 2 oyuncu kaldı geriye: Childress ve Krstic. İkisi de NBA’deki dördüncü sezonlarını tamamladılar ve Avrupa’nın yolunu tuttular. Onları neden ayrı tuttuğum zannedersem açık, ikisi de takımlarında son derece başarılı oyunculardı. Takımlarında 30 dakika civarı görev yapıyolardı. Ayrıca Nets’de Krstic ilk 5’in değişmez oyuncusuydu. Kidd ile beraber oynadığında, orta mesafe şutu sayesinde çok başarılı olan Krstic, iki sene önce NBA’in kayda değer uzunlarından biri olmak için çok önemli adımlar atmıştı. Sezonun ilk 25 maçında 17 sayı 7 ribaund ortalamalarını tutturmuştu ve çok formaydı. Ancak 26. maçın ortalarında, dizindeki ön çapraz bağlar kopan Krstic, şanssız bir şekilde sezonu kapadı. Bu belki de Nets takımının şu andaki halinin başlangıcı oldu diyebiliriz. Ameliyattan sonra sahalara dönme gününü 12 ay sonraya veren doktorlara rağmen, Krstic sonraki sezonun başında yani verilen günden 2 ay önce sahadaydı. Bir türlü beklenen performansı gösteremeyen Krstic’in dizinin yeteri kadar iyileşmediği ortaya çıktı, ayrıca kendisi mental olarak da hazır değildi. Dizine yüklenmekten korkuyordu. Bunun üzerine sezon ortasında 2.5 ay dinlendirilen Krstic, son iki ayda yavaş yavaş rotasyonda önemli dakikalar almaya başladı. Ancak tabii ki bu performans ve Krstic’in dizi hakkında NBA GM’lerinin kafalarındaki soru işaretleri, onun bu sene iyi bir kontrat almasını imkansız hale getirdi. O da haftada maximum 2 maç yaparak dizini güçlendirmek için ve 2 yıllığına 9 milyon doları reddedemediği için Triumph Moskova’ya imza attı. Geldik büyük sükse yaratarak ayrılan Childress’a. Hawks’un önemli oyuncularından biriydi, hatta jokeriydi diyebiliriz kendisi için. Şutör guard ve kısa forvet pozisyonlarında toplam 30 dakikanın üzerinde süre alıyordu. Atletik yetenekleriyle hem hücumda hem savunmada rakiplerine üstünlük kurabilen Childress, oyunun her yönünde takıma katkı yapmasıyla tanınır. Hawks takımı da böyle bir oyuncuyu elinden kaçırmamak için çok güzel bir teklif yaptı: 5 yıllığına 34 milyon dolar. Ama o, bu kontratı kabul etmeyip, 3 yıllığına 20 milyon dolar karşılığında Olympiakos’a gitti. İlk bakışta aynı paraya gitmiş gibi gözükse de, vergi farkları nedeniyle aslında kontratlar arasındaki oranı yarı yarıya olarak görmemiz lazım. Ayrıca Childress'ın her sene sonunda konratrını tek taraflı feshetme hakkı var. Bu da aslında NBA platformunun gücünü gösteriyor. Pişman olması durumunda Childress'ı gelecek sene bile NBA'de görebiliriz.
Bu transferlerin detaylarına indikten sonra, Avrupa’nın NBA’e gerçekten büyük bir tehdit oluşturup oluşturmadığını sorgulayalım. Şu anda giden oyunculara bakacak olursak, ortada bir tehdit görünmüyor. Açıkçası ben Childress, Krstic ve belki Delfino'yu saymazsak, geri kalan oyuncuları NBA’de izlemeyeceğim için bir eksiklik hissetmiyorum. Ancak Avrupa takımlarının Kobe ve Lebron gibi isimlere kontratları bitiminde 50 milyon dolar teklifler sunacağı konuşuluyor. Bu iki oyuncuya, "Bu tarz bir teklifler karşısında kararınız ne olur?" diye sorulduğunda cevapları "Çok büyük para elbette düşünürüm" oldu. Onlar gibi büyük yıldızlardan bir veya iki tanesiAvrupa’ya gidecek olursa işte o zaman NBA çok büyük yara alır. Hatta Kobe ve Lebron gibi isimleri bir kenara bırakalım. Gelecek sene serbest kalabilecek birkaç isime bakalım. Mehmet, Hidayet, Granger, Bibby gibi takımları için büyük önem taşıyan oyuncular eğer Avrupa yolunu tutmaya başlarlarsa işte o zaman NBA için tehlike çanları çalıyor demektir. Peki ya şu anda çalıyor mu? Bence evet ama henüz çanın sesi neredeyse duyulmuyor bile. Çünkü NBA halen dünyanın en büyük basketbol platformu ve binlerce basketbol oyuncusunun hayalindeki lig. Yine de NBA yönetimi bu konuyla ilgili önlemler almalı diye düşünüyorum. Avrupa takımlarının bu kadar büyük paralar teklif edebilmelerinin iki sebebi var. Birincisi Amerikan takımlarının kar amaçlı, Avrupa takımlarının ise başarı amaçlı kurulmuş olmaları. İkincisi ve en önemlisi ise Euro’nun Dolar’a karşı olan üstünlüğü. Amerika açısından baktığımızda, bir başka büyük problem ise, NBA’in maksimum kontrat ve salary cap kısıtlamaları. Avrupa’da böyle bir dert yok. Ben yakında bu iki kısıtlama ile ilgili yeni yönetmelikler düzenleneceğini düşünüyorum. Başka türlü Avrupalılar’ın verdiği bu paralara karşı savaşmak çok zor olacaktır.









Maçın hemen başında Gasol’ün bulduğu basket faul belki de İspanya’nın kullanacağı stratejiyi gözler önüne seriyordu: Boyalı alandan sayı üretmek. Amerika ise her zamanki gibi iç dış dengesini koruyarak ve iyi top dolaştırarak başladı. İlk çeyrekten itibaren karşılıklı hızlı bir tempo gözlemledik. İspanya Jimenez ve Navarro’nun sayılarıyla 5 farkla öne geçti. Her hücumu ya penetre ya da uzunlarına pas ile boyalı alana taşıdılar. Lebron’un uzun forvet oynamasından sonuna kadar faydalanmak istediler. Nitekim Lebron boyalı alan savunmasını gerçek bir uzun kadar iyi beceremiyordu. Her maçta olduğu gibi, oyuna sonradan dahil olan Wade ve Paul Amerika takımına hareketlilik getirdiler. Rubio’nun da Kidd oyundan çıkana kadar, çabukluğuyla çok iyi savunma yaptığını belirtelim. Takım olarak Birleşik Devletler savunmada sıkıntı çekse de, İspanya potasını adeta yağmura tuttu. İspanya ise aldığı hücum ribaundları ile ayakta kalıyordu, bunda yine Amerika’nın tek uzunla oynamasının payı yadsınamazdı. İlk çeyrekte 13 sayı kaydeden Wade’in yanına Bosh’un da katkıları eklenince, Amerika ikinci çeyreğe 7 sayı farkla önde girdi. Bu çeyreğin başında iyice içeri kapanan İspanya savunmasını, Kobe ve Carmelo’nun üçlükleri açtı. İki takımdan da hızlı hücumlar izlemeye devam ettik, Amerika takımı Wade’in dinlendikten sonra oyuna girişiyle yine fast-break’lerden kolay sayılar bularak farkı 14’e kadar çıkardı. 8 sayı, 2 top çalma ve bir de asist üreten Wade müthiş formdaydı. İspanya ise hızlı hücumlarla sayı bulamasa da Gasol kardeşler ve Reyes’in boyalı alandaki etkili oyunuyla maça tutundu. Takımın durgunlaştığı anlarda ise Rudy Fernandez attığı 3 üçlük ve yaptığı 2 asist ile sahneye çıktı. Devreye girerken farkın 10 sayının altında kalmasının en büyük sebebi Rudy idi: 69-61.
Amerika üçüncü çeyreğe üstüste tam 4 top kaybı yaparak başladı. İspanya da Fernandez ile bu şansları değerlendiremeyince 2 dakikalık kısır bir dönem izledik. Reyes attığı sayılarla yine etkili oldu, ardından skor üretme görevini Navarro devraldı ve çeyreğin sonuna kadar 8 sayı üretti. Özellikle bir dakika içinde attığı iki gözyaşı damlası gerçekten güzeldi. Amerika bu çeyrek boyunca bulduğu boş üçlükleri değerlendiremedi. Yine kenardan gelen Wade ve Bosh’un katkıları onları sürükledi. İlk iki çeyreğe göre skor bu sefer düşüktü: 21-22. Son çeyreğin başında Gasol’ün boyalı alandan bulduğu 4 sayının ardından, Fernandez Amerika potasına üçlüğü gönderince fark bir anda 2 sayıya indi. Bu sırada Amerika ne mi yapıyordu? Yine hastalık olarak, boş şutları değerlendiremiyorlardı. Molanın ardından Kobe çok zor bir pozisyonda mütiş becerisiyle takımına 2 sayı kazandırdı. Ardından maçta pek ortalıkta görünmeyen Deron çıktı sahneye, önce Kobe’nin ona hazırladığı boş üçlüğü değerlendirdi ardından da Kobe’ye boş bir üçlük pozisyonu yarattı. Tabii Kobe bunu geri çevirmedi. Daha sonra karşılıklı olarak takımların birbirini durduramadığı dört dakikalık bir bölüm izledik. Aslında Amerika rakibini durdurmayı başarıyordu fakat Reyes ve Gasol kardeşlerin hücum ribaundlarını almasına, kısa 5 ile karşı koyamıyordu. Koç K inatla Howard-Bosh ikilisini aynı anda sahaya sürmemeye kararlıydı. Kobe, Wade’in asisti ile çok kritik bir üçlükte basket faul buldu. Fark 9’a kadar çıktı. Üstelik o ana kadar takımının en skoreri olan Fernandez de bu faulle oyun dışı kaldı. Pozisyondan sonra yerden kalkan Kobe'nin İspanyollar'a ve seyircilere yaptığı sus işareti çok anlamlıydı. Fernandez'den yoksun olan İspanya’yı sürükleme sırası yeniden Navarro’ya gelmişti, önce turnikesiyle farkı 7’ye indirdi. Ardından Kobe hücumda hiçbir şey yapmadan 20 saniye bekleyip üçlük denedi ve başarılı olamadı. İspanya transition hücumunda Navarro topu, sahanın sağ çaprazında üçlük çizgisinin gerisinde bekleyen Jimenez ile buluşturdu. O da affetmedi: 104-108. Fakat bütün turnuva boyunca takımının lideri ve bir numaralı ateşleyicisi olan Wade altın madalyanın elinden kayıp gitmesine izin vermeyecekti. Lebron’un ona hazırladığı pozisyonda üç sayılık basketi rakip potaya gönderdiğinde belki maç kopmuştu. Ama Wade’in yüz ifadesi herşeyi anlatıyordu. Böyle bir hırs ben bugüne kadar hiçbir sporcunun yüzünde görmedim. Belki biraz da şov amaçlıydı ama abartısız 30 saniye boyunca aynı surat ifadesini korudu Wade. Bir buçuk dakika kala Jimenez’in kaçırdığı boş üçlüğün ardından, Kobe’nin boyalı alandan bulduğu sayı maçın bittiğini gösteriyodu: 113-105. Taktik faulleri kaçırmayan Birleşik Devletler altın madalyanın sahibi oldu. Maçı seyretmeyenler, belki de son yıllardaki en güzel maçlardan birini kaçırmış oldular. İspanyol oyuncuları kutlamak lazım ancak inatla çift uzuna dönmeyen koç K'yı da eleştirmeden geçemeyeceğim. İspanya 40 dakika boyunca resmen boyalı alanı domine etti ve maçı alacak noktaya kadar geldiler. Bu stratejiye yanıt vermek yerine, kenardan izlemeyi tercih etti Amerika kenar yönetimi.
Son olarak, Wade için ne yazsam az. Turnuvada ve özellikle de finalde yaptıkları kolay kolay anlatılamaz. İzlerken büyülendim diyebilirim. (27 sayı, 2 asist, 4 top çalma, 9/12 saha içi, 4/7 üçlük isabeti). O selam verirken, ben de turnuvanın açık ara en iyi oyuncusunu saygıyla selamlıyorum.


Litvanya takımı maçın ilk iki dakikasında iki top kaybı yaptı, bu dönemde Jasikevicius potaya giderek bulduğu sayılarla takımı canlandırmaya çalışıyordu. Öte yandan Litvanya’da Fernandez iki hücum ribaundunun ardından bulduğu 5 sayı ile maça hızlı başladı. Ardından Pau Gasol içerden etkili oldu ve bulduğu sayılarla İspanya’yı öne taşıdı. Turnuva boyunca defansta rakip uzunları iyi savunan Javtokas, Gasol’e biraz hafif geldi diyebiliriz. Alan savunmasına geçen İspanya’ya karşı, Litvanya hücumda zorlanıyordu ancak Kaukenas 2 hücumda çok iyi penetrelerle bu savunmayı deldi. Ayrıca İspanya Gasol oyundan çıkana kadar tam 5 hücum ribaundu aldı. İlk çeyrekte genelde 4-5 farkla önde olmalarının sebebi belki de buydu. Bir başka etken ise iki üçlük bulan Garbajosa idi. İlk çeyreğin bitimine yakın oyuna giren Kleiza çaldığı bir top sonrası yaptığı asist harici, takımına resmen zarar verdi. Kendisine gelen boş şut şanslarını değerlendiremedi, üstüne bir de sportmenlik dışı faul yaptı. İkinci çeyrek, 5 saniye ihlali gibi parkelerde görmeye alışık olmadığımız bir kararla başladı. Kaukenas defansta Mumbru’yle eşleşmek zorunda kaldı ve İspanya bu eşleşmeyi bol bol değerlendirdi. Litvanya da çözümü Jasaitis-Kaukenas değişikliğinde buldu. Jasaitis sadece defansta değil, aynı zamanda hücumda da takımına müthiş katkı yaptı. Kendisine hazırlanan boş üçlük atışlarını değerlendirerek 11 sayıya imza attı ve takımını öne taşıdı. Litvanya’nın öne geçmesinde, dinlendikten sonra oyuna giren Javtokas’ın Gasol’e uyguladığı savunmanın da payı vardı. Ancak fark 6’ya çıkınca hakemler oyuna müdahale etme gereği duydular. Önce Lavrinovic’in Fernandez’e yaptığı tertemiz bir bloğa faul, hemen ardından ise Petravicius’a saçma bir hücum faul çaldılar. İkinci yarı oldukça kısır başladı, ilk dört buçuk dakikanın skoru 5-4 Litvanya lehineydi. Bu kısır dönemde İspanya çok sayıda hücum ribaundu alsa da bunlardan yararlanamadı, özellikle Gasol sayı üretmekte çok zorlandı. Javtokas bloklarıyla defansta Gasol’ün işini zorlaştırırken, hücumda da sayılar buldu. İspanya pota altından sayı üretemese de bundan yılmadı ve çeyrek boyunca boyalı alandan oynamaya devam etti. Üçüncü çeyrek boyunca bir tane bile üçlük kullanmadılar. Bu belki skor üretimi bakımından çok sağlıklı bir strateji olmasa da Litvanya uzunlarının faul problemine girmelerini sağladı. Petravicius ve Lavrinovic 4’er faul ile kenara geldiler. Jasikevicius üçüncü çeyrekte top kayıpları yapsa da, ikili oyunlardan sonra verdiği asistlerle Litvanya’nın son 10 dakikaya önde girmesini sağladı: 66-62. Son çeyreğin başlamasıyla beraber Javtokas 4. faulunu aldı ve Litvanya’nın üç uzunu da 4 faule ulaşmış oldu. Javtokas’ın yerine giren Petravicius faul yapmadan yarım dakika kadar dayanabildi ve oyun dışında kaldı. Hemen ardından da maç boyu boş kaldığında gönderdiği üçlüklerle (4/6) İspanya’nın canını yakan Lavrinovic 5. faulünü aldı. Bu gelişmeyle beraber maçın nasıl biteceğini az çok anlamıştık. İspanya alan savunmasına geçti ve Litvanya 4 dakika boyunca sayı üretemedi. Fernandez de 1 dakika içinde 7 sayı bulunca, İspanya bir anda öne fırladı. Ancak İspanya farkı 7’nin üstüne çıkaramadı ve Litvanya’ya açık bir kapı bıraktı. Jasikevicius sorumluluğu alarak maçın son 4 dakikası içinde 8 sayı üretti. Maçın sonucunu ise Kaukenas belirledi. 40 saniye kala fark 5 iken kötü bir turnike tercihi Litvanya için herşeyi bitirdi. O saniyeden sonra serbest atışları değerlendiren İspanya finale yükseldi. Çeyrek finaldeki maçta sakatlanan Calderon bu maçta oynamadı ve finalde Amerika’ya karşı da oynamasının zor olduğu kaydedildi.
Amerika – Arjantin arasındaki maçın başında çok sayıda boş üçlük kaçtığına şahit olduk. Bunların büyük çoğunluğu Amerika tarafından kullanılan atışlardı. Arjantin, Amerika’ya karşı içeri kapanıyor ve top dolaştırma hızına yetişemiyordu. Hücumda ise Arjantin’in pek birşeyler üretebildiğini söylememiz zor, boş şut bulmakta çok zorlandılar. Scola ve Ginobili’nin kişisel yeteneklerini kullandıkları iki hücum haricinde genelde zorlama atışlar gördük. Amerika takımında Kobe sıcaktı ve takımının ilk 12 sayısının 7’sine imza attı. Ardından çeyreğin bitimine 6 dakika kala belki de maç bitti: Manu Ginobili bir pozisyonda yere inerken, zaten sakat olan sol ayağını yere ters bastı ve bileğini burktu. San Antonio Spurs takımı mayıs ayından beri sakat bileği bir türlü iyileşmeyen Ginobili’nin Olimpiyatlar’da oynamasını istemiyordu. Ancak milli takım aşkına saygı gösterip, oynamasına izin vermişlerdi. Eminim şimdi pişman olmuşlardır. Sakatlığın üzerine, Lebron’un asistleri ile Paul’un sayıları eklenince skor bi anda 21-4’e geldi. Bu noktadan sonra maçın dönmeyeceğini hatta farkın gitgide açılacağını düşünmek normaldi, çünkü Arjantin hiçbir hücumda top çevirip boş adamı bulamyordu. Maçı çeviremeseler de bizi şaşırtmayı başardılar. Nocioni’nin hırslı oyunu isabetli şutlarıyla fark 16’ya kadar indi. Fakat iki hücum üstüste hücum faul yapınca farkın yeniden 20’nin üzerine çıkmasına engel olamadılar. Bu 2 dakikalık kesitte, Amerika’nın sayıları Paul’un turnikeleri ile geldi. Ayrıca belirtmem lazım ki Nocioni’nin Kobe’ye yaptığı blok akıllarda kalır nitelikteydi. Kobe “Zaten beni bloklamaya cesaret edemez bile” diyerek topu potaya rahat bir şeilde bırakacakken, şaştı kaldı. Maça dönelim: Arjantin alan savunmasına döndü ve Amerika 4 dakika boyunca sayı bulamadı. Bu dönemde çok sayıda boş üçlük kaçtı, ve bol bol top kaybı yapıldı. Fark 8’e kadar inince, 4 dakikadır maçı sadece izleyen koç K mola almak durumunda kaldı. Daha önceki Amerika milli takımı yazımda belirttiğim gibi Redd kritik bir görev almak için oyuna girdi: Diğer oyuncuların değerlendiremediği üçlükleri sayıy çevirmek. Fakat Amerika’nın ona pek ihtiyacı kalmadı. İlk üçlüğü Kobe gönderdi Arjantin potasına. Ayrıca Redd’in eline de oynadığı 4 dakika boyunca aldığı ribaund hariç, top bile değmedi. Amerika Carmelo’nun serbest atışları sayesinde farkı yine 13’e kadar açtı. Arjantin’den yanıt ise unuttukları bir isimden geldi: Scola. Çeyreğin sonuna doğru Scola 6 sayı atarak Amerika’nın kopup gitmesin engel oldu: 40-49. İlk yarının dikkat çekici notları Delfino’nun 0/6 isabet oranı ve Wade’in sadece 4 dakika kadar sahada kalmasıydı. İkinci yarıya Dwight Howard ardarda bulduğu 7 sayı ile çok iyi başladı. Lebron da ona katılınca farkın açılması işten bile değildi. Bu kısa süre içerisinde, turnuva boyunca kendisini saklayan Kidd bize asistleriyle adeta “takım nasıl yönetilir” dersi verdi. Arjantin’in aldığı teknik ve sportmenlik dışı fauller de bunun üstüne tuz biber oldu. Fark o dakikadan sonra 14’ün altına inmedi. Çeyreğin kalanında, James biraz cıvısa, Scola fark kapansın diye elinden geleni yapıp, içeriden 8 sayı üretse de Bosh ve Wade’in hücumdaki mükemmel performansları bunların üstünü örttü. Özellikle Wade aldığı 3 hücum ribaundu ile fark yarattı. Son çeyrek Kidd’in üstüste asistleriyle başladı. Bundan yararlananlar ise Lebron ile Howard idi. Biraz gevşeyen Amerika, saçma sayılacak üçlük atışlarda isabet bulamadığı için Arjantin’i biraz maça dahil ettiler ancak fark 14’ün altına düşmedi ve Amerika o özlediği altın madalyaya bir adım daha yaklaşmış oldu.


İspanya-Hırvatistan maçının başında Gasol’ün dominant oyunu izledik. Hırvat uzunları onu durduramadılar. Kendileri ise hücumda devamlı top kaybı yaptılar hiçbir şey üretemediler. Ayrıca İspanya’nın yardım savunmasından da bahsedelim. Savunmacısını geçen rakip oyuncuya anında yardım geliyordu. Hatta bu yardımlar o kadar iyi zamanlama geliyordu ki, Hırvatistan 3 kere hücum faul yapmak durumunda kaldı. 5 dakika geçtiğinde skor 12-1 olmuştu. Bu 12 sayının 9’unu Gasol kaydetti. Hırvat kenar yönetimi sayı bulmakta bu kadar zorlanınca, Planinic’i oyuna normalden daha erken aldı. Planinic’in dış şutları ve penetrelerinde yaptırdığı faullerle Hırvatlar hücumda biraz kıpırdandılar ancak bu farkı kapamaya yetmedi: 22-11. Gasol dinlendikten sonra ikinci çeyrekte de etkili oyununu sürdürdü. Hırvatlar ise boyalı alanda biraz etkili olsalar da, dışarıdan boş şut bulmakta ve bulduklarında da bunları sayıya dönüştürmekte başarılı olamadılar. Zaten devreye 4 dakika kala buldukları toplam sayı herşeyi belli ediyordu: 19. Bu noktadan sonra Banic devreye girdi, aldığı hücum ribaundları ve boyalı alandan bulduğu sayılar ile takımının en skorer oyuncusu oldu. Ancak bu yine farkı eritmeye yetmedi: 37-26. İkinci yarıyı da maalesef takip edemedim.
Ev sahibi Çin ile Litvanya arasında oynanan karşılaşmaya Jasikevicius çok etkili başladı. Özellikle de ikili oyunlarda yaptığı asistlerle. Ardından, pas vereceği adamlara konsantre olan defansı şutlarıyla yeniden açtı. Çin’de ise Liu 0/3 şut isabetiyle başladı. Ancak çeyreğin yarısından itibaren şutlarında isabet bulmaya başladı. Çin takımı aldığı hücum ribaundları ile etkili oldular. Çiçeği burnunda New Jersey Netsli Yi 3 hücum ribaunduyla bu kategoride liderdi. Siskauskas da bu çeyrekte Çin potasına iki üçlük gönderdi. İkinci çeyrekte yine Jasikevicius üzerinden ikili oyunları izlemeye devam ettik. Yao Ming bu oyunlarda yeteri kadar hızlı olmadığı için sıkıntı çekti. Kendisi içerde kalıp uzunu kontrol etmek istediğinde Jasikevicius şutlarda isabeti buldu veya dışarı çıkıp Jasikevicius’u bozmaya çalıştığında da bu sefer içeriden sayı yediler. Çin’de Zhu boştaki takım arkadaşlarını çok iyi görerek 3 asist yaptı. Çeyreğin ortalarına doğru 3 dakika boyunca sadece Litvanya 2 sayı bulabildi. Bu dönemde kolej takımlarının yapmayacağı türden pas hataları dikkat çekti. Lavrinovic ise şutlarını sokmakta zorlansa da, 3 blok ve 2 top çalma ile defansta takımını ayakta tutmaya çalıştı. Litvanya takımı ilk yarı boyunca üçlüklerde yeterince isabet bulamasa da boyalı alandan bulduğu sayılarla üstünlüğünü kabul ettirdi: 41-30. İkinci yarıya Yao hırslı ve her hücumad top isteyerek başladı. Litvanya’da ise ilk yarı dış şutlarında problem yaşayan Lavrinovic, alan savunmasına dönen Çin’e cezaları kesen isim oldu. Jasikevicius da biraz ön plana çıkınca fark 14’e kadar yükseldi. Litvanya’nın üçüncü çeyrekte faul hakkı çok çabuk doldu ancak Çin potaya penetre ederek bunu kullanmak yerine başarısız üçlükler denedi. Yao’yla topu buluşturduklarına veya topla çembere hareketlendikerinde ise faul çizgisinden bol bol sayı buldular. Litvanya’da ise üçlükleri sayesinde 8 sayı bulan Kleiza farkın kapanmasına engel oldu: 70-53. Son çeyrekte Jasikevicius ve Kleiza ile fark 20’ye kadar çıktı ve maç koptu. Maçın yıldızı Jasikevicius 23 sayı 6 asist ile oynayan Jasikevicius’tu.
Yukarda belirttiğim sebeple ilk çeyreğini izleyemediğim karşılaşmada, Avustralya Amerika’yı mümkün olduğunca fazla zorlamış ve skoru 25-24’e getirmiş. İkinci çeyreğe Deron Williams boş bir şutu kaçırarak ve gereksiz bir top kaybı ile kötü başladı. Amerika takımında tek dikkat çeken oyuncu 6 sayı bulan Lebron James idi. Kobe orta mesafe şutlarında isabet bulsa da dış şutlarda geçmiş maçlardan kalan hastalığı sürüyordu. Avustralya takımında Newley 7 sayı bularak, çeyreğin en çok sayı bulan oyuncusu oldu. Ayrıca Avustralya takım olarak, pota altından çok rahat sayılar buldu, bunda bence Amerika’nın savunmada yeterince konsantre olmamasının payı vardı. Ek olarak Amerika’nın toplam 10 adet serbest atış kaçırdıklarını da belirtelim. Bunlara rağmen Deron Williams’ın son saniye üçlüğü ile ilk yarı 12 sayılık Amerika üstünlüğü ile geçildi. İkinci yarı Carmelo ve Kobe’nin üçlükleri ile başladı. Ayrıca Dwight Howard’ın savunmadaki gayreti ve kısaların çaldıkları 2 top ile Amerika 14-0’lık bir seri yakaladı ve fark 26’ya çıktı. Buradan dönüş olmadığını Avustralyalı oyuncular da biliyordu. Zaten Kobe de ısınmıştı ve üçlüklerinde isabet bulmaya başlamıştı. Çeyreğin sonlarına doğru üstüste birkaç hücumda müthiş top dolaştırıp, içeride Chris Bosh’u buldular. Son çeyrek Amerika için yedeklerine maç kondüsyonu yüklemek için iyi bir fırsat oldu. 25 sayı ile Kobe Bryant maçın en skorer ismiydi.

Önce Philly’nin kısalarının geçen seneki en büyük zaaflarını dile getirelim: Üçlükler. 76’ers, NBA’de geçen senenin en az üçlük kullanan, bunun yanında %31.7 ile en düşük isabet oranına sahip takımı. Bunun nedenleri çok açık: Andre Miller belki gerçek bir oyun kurucu, oyun zekası üst düzeyde ve orta mesafe şutu mükemmele yakın ama üçlük menziline sahip değil. Ayrıca benim beğenmediğim şutör guard Willie Green bir şutörden beklenmeyecek kadar kötü şut atıyor, özellikle de üçlüklerde %28 ile oynuyor. Üçlükler kısa forvet Young’ın da menzilinin dışında kalıyor. Geriye sadece Louis Williams ile Iggy kalıyor. Onların da ne kadar güvenilir üçlükçüler oldukları tartışılır. Bu zaafa iki ayrı yönden yaklaşılabilir. Birincisi, geçen sene içeride sayı tehdidi olmadığı için, 76’ers oyuncularının boş üçlük bulamadığı ve bu sene bunun değişebileceği savunulabilir. İkincisi ise Brand bu takıma katılmışken, kadroda en azından bir tane güvenilir set şutörünün bulunması gerektiği iddia edilebilir. Ben ikinci düşünceyi savunuyorum. Philadelphia yönetimi de bunu düşünmüş olacak ki Kareem Rush’ı kadrolarına dahil ettiler, ancak bana göre Kareem Rush bu konuda soru işaretleri oluşturuyor. Kim bilir belki de Philly GM’i Stefanski, sayesinde salary cap’te boşluk yaratmış olsa da, Korver’ı trade ettiği için pişmandır. Üçlük konusundan sıyrılıp biraz da Andre Iguodala’nın yeteneklerine değinelim. Bu adam geçen sene sadece Andre Miller’ın yardımı ile takımını playoff’lara soktu. Evvelki seneye oranla kafaca çok daha gelişmiş bir Iggy gördük sahada: Üçlü sıkıştırmaların içine dalmayan, ne zaman pas vermesi gerektiğini iyice öğrenmiş, boşluğu bulduğu her an potaya yönelen bir takım lideri... Üstelik bu sene herşeyi onun yapması da gerekmiyor, yorulduğunda ipleri teslim edeceği Brand de yanında olacak. Kısacası Iggy de artık boş kalmanın tadını çıkarabilecek, rakip takım defansta sadece onun üstüne konsantre olamayacak.
Toparlayacak olursak: Takımın ilk 5’i Miller-Iggy-Young-Brand-Dalembert olacak gibi gözüküyor. Eğer Rush’ı yeterli görürlerse Iggy’i kısa forvete çekip, Rush’ı şutör guard oynatabilirler. Sonuç olarak geçen sene bu takımın playoff’lara kaldığını ve şu anki kadronun geçen senekine göre kıyas bile kabul etmeyeceğini belirtelim. Hele bir de Louis Williams geçtiğimiz seneki gelişimini tekrar ederse, Young da beklendiği gibi olgunlaşırsa, doğu konferansı Philly’den korkmaya başlamalı diye düşünüyorum. Ancak belirttiğim gibi takımdaki halen en büyük eksiklik, içeri kapanan rakiplere karşı, savunmayı açacak dış şut tehditlerinin sınırlı olması. Her ne olursa olsun, Iggy-Brand ikilisi bu takımı playofflara rahatlıkla taşıyacaklardır. Orada da bu seneki gibi gevşemiş bir Pistons’a denk gelirlerse, tur atlamaları çok da sürpriz olmaz.